30 Mayıs 2012

SUYUN FAYDALARI

Suyun önemini daha iyi vurgulayabilmek için, ben ona “beyaz kan” diyorum. İnsanın yemek yemeden birkaç hafta yaşaması mümkündür. Su içmeden ise insan ancak birkaç gün yaşayabilir.

Prof.Dr. İbrahim Adnan SARAÇOĞLU

Değerli okuyucu, bugün sizlere sudan bahsetmek istiyorum. Suyun yerini hiçbir şey dolduramaz. Etin, sütün, tahılın, sebzenin veya meyvenin alternatiflerini bulabilir ve aralarında seçim yapabilirsiniz. Suyun alternatifi kesinlikle yoktur.

Suyun önemini daha iyi vurgulayabilmek için, ben ona “beyaz kan” diyorum. İnsanın yemek yemeden birkaç hafta yaşaması mümkündür. Su içmeden ise insan ancak birkaç gün yaşayabilir.


Yapılan araştırmalar, kadınların erkeklere göre daha az su tükettiklerini göstermiştir. Halbuki, kadınlar bir bilseler ciltteki kırışıklıkların oluşumunda ve artmasının arkasında az su içmenin yattığını... Cildin taze ve canlı görünmesinde vücudun ihtiyacı olan yeterli suyun alınması çok önemlidir. Günde en az 1.5 litre su içmeyi alışkanlık haline getirmek gerekir. Susayınca su içilir diye bir kural yoktur. İster susayın ister susamayın, gün boyu en az 1.5 litre su içmeyi ihmal etmeyiniz. Hele gece yatağa giderken içeceğiniz bir bardak suyun hikmeti saymakla bitmez...

Normal kilosu olanlar, fazla kilosu olanlara göre vücutlarında daha fazla su tutarlar. Normal kilonun üzerine çıkıldıkça vücut daha az su içerir.

Yumuşak suyun etkileri
Vücudumuzun ihtiyacı olan oksijeni bir tek havadan almayız. Hücrelerimiz tıpkı bir elektroliz reaksiyonunda olduğu gibi suyun moleküler yapısında bulunan oksijeni de kullanarak oksijen ihtiyacını karşılar.
Suların sertliği üzerine pek çok spekülasyon var. Değerli okuyucu, suyun sertlik derecesinin insan sağlığı üzerinde herhangi bir olumsuz etkisi yoktur. Aksine, yumuşak suların insan sağlığı üzerinde olumsuz etkisi vardır. Azor adalarında ve İskandinav ülkelerinde kalp-damar rahatsızlıkları yüksektir. Bunun nedeni içme sularının yumuşak olması olarak açıklanmaktadır. Suyun yumuşak olması demek, içerdiği tuzların (kalsiyum, magnezyum, potasyum...) miktar olarak az bulunması demektir. Yumuşak su içilmesi demek, vücuttan tuz emilmesi demektir. Yumuşak suda potasyum miktarı da düşük olduğundan dolayı, yumuşak su içildiğinde vücudumuzdan potasyum uzaklaştırılır. Kalp kaslarında çok önemli görevi bulunan potasyum, azaldığı taktirde, kalpte ritim bozukluğuna sebep olabilmektedir.

Kabızlığa karşı
Kabızlık şikâyetine karşı her öğünde sofradan kalkmadan önce en son olarak iki bardak su içme alışkanlığını edinmek, kabızlığın çözümünde önemli bir destekleyicidir. Vücudumuzun önemli bir yüzdesi su içermektedir. Bu yüzde oranı yağ dokusuna bağlıdır. Vücut ne kadar yağlı ise su da o oranda daha az olacaktır. Kısaca, şişman bir insan fazla yağ içerdiğinden, zayıf bir insana göre vücudunda daha az su bulunur. Bazı kişiler susuzluklarını daha sağlıklıdır düşüncesiyle bitkisel çay veya taze sıkılmış meyve sularıyla gidermeye çalışır. Bu yanlış bir uygulamadır. Vücudunuzu meyve suyu ile yıkayabilir misiniz? Öyleyse susadığınızda da susuzluğunuzu sadece ve sadece su ile gideriniz.

Saç ve tırnak sağlığı için
Tırnak sağlığı büyük oranda yeterli su alıp almadığımıza bağlıdır. Saçlara canlılık ve parlaklık veren yine vücudumuzun ihtiyacı olan suyu dengeli olarak alıp almadığımıza bağlıdır. Günlük ihtiyacımız olan suyu tüketmediğimiz taktirde saçların parlaklığı veya canlı görüntüsü kalıcı değildir. İdrarınızın rengi koyulaşmış ise biliniz ki vücudunuz susuz kalıyor ve böbreğiniz zorlanıyor demektir. Rengi açılana kadar gün içerisinde su içiniz. Eğer bir-iki gün içerisinde rengi hâlâ açılmıyorsa mutlaka hekiminize danışınız.

Selülit oluşumuna karşı
Selülit oluşumunu hızlandıran birinci sıradaki etken, az su tüketilmesidir. Normalden ne kadar az su içilirse, selülit oluşumu da o kadar hızlı olur. Böbreğin sağlıklı çalışması, yeterli miktarda su tüketmemize bağlıdır. Bazı insanlar günde yedi-sekiz bardak çay veya kahve içtiklerinden vücutlarına bu yolla yeterli su aldıklarını sanırlar. Gerek kahve ve gerekse de çay, diüretik özelliği olan etkin maddeler içerdiklerinden, idrar yoluyla vücudumuzdan fazla su atılmasına neden olurlar. Bu nedenle, fazla çay veya kahve içenlerin ayrıca su içmeleri gereklidir.

Toksinlerin atılabilmesi için
Vücudumuzdan toksinlerin atılabilmesi, gün içerisinde yeterli ölçüde su tüketmemize bağlıdır. Organlarımızın sağlığı için gün boyu vücudumuzun ihtiyacı olan en az bir buçuk litre suyu tüketmemiz gerekir. Yeterli derecede su içilmesi kanın rahat akışını sağlar. Kanın rahat akması demek, kalbimizin de rahat çalışması demektir. Yeterli ölçüde suyun vücuda alınması kalbin yükünü hafifletir. Bu sayede kandaki oksijen daha hızlı bir şekilde tüm vücuda dağılır. Oksijen dağılımı ne kadar başarılı ise organlar da o kadar sağlıklı çalışır.

29 Mayıs 2012

Sarımsak Sigarayı Bırakmaya Yardımcı Oluyor

Karaciğer rahatsızlıklarına, şeker hastalarına, gut, siyatik, baş dönmesi, kulak çınlaması, sindirim sistemi hastalıklarına, yara ve mantarlara karşı olumlu etkileri olan sarımsak, uzmanlar tarafından sigara tiryakilerine de öneriliyor.

Sarımsağın içeriğindeki; manganez, silisyum, kükürt gibi madensel tuzlar, sülfür bileşikleri ve daha birçok madde ile iyi bir antibiyotik ve antioksidandır. Düzenli tüketilmesi halinde vücudumuza faydaları saymakla bitmiyor.

Kandaki şeker miktarını dengeleme etkisi nedeniyle doğal bir ilaç sayılan sarımsak, Sigaranın zararlarını azaltmak için sigara tiryakilerine de tavsiye ediliyor. Nikotinin zararlarını azaltan sarımsağın günde 2-3 diş yenmesini tavsiye eden uzmanlar aşırı tüketimin de bazı olumsuz etkilerinin olabileceğini bildiriyor.
Sarımsak aşırı miktarlarda yendiğinde hassas bünyeli insanlarda baş ağrısına ve susuzluğa sebep olabilir, safra kesesini olumsuz etkileyebilir.

28 Mayıs 2012

DNA'nın kendini eşlemesi

DNA REPLİKASYONU
Watson ve Crick, oğul DNA molekülündeki zincirlerden birinin yeni sentezlendiğini ve diğerinin ana DNA molekülünden geldiğini ileri sürdüler. Yani DNA molekülünden bir başka DNA molekülünün sentezlenmesinde zincirlerin yarısı korunmakta ve diğer yarısı yeniden sentezlenmektedir. Bu yüzden DNA eşleşmesi olayı semikonservatiftir. Matthew Meselson ve Franklin Stahl tarafından bu hipotezi desteklemek amacıyla yapılan bir denemede azot kaynağı, olarak yalnız 15NH4C1 ihtiva eden bir ortamda E.coli birçok nesil üretilmiş, ardından bakteriler hemen normal azotlu (I4N) bir ortama transfer edilmiştir. Birbirini takip eden replikasyonlarda elde edilen DNA'lardaki I4N ve l5N dağılımı dansite gradientli denge sedimentasyonu metodu ile belirlenmiştir. l5NH4Cl’lü ortamda üretilen ve bütün DNA'lardaki azotların 15N ile işaretlendiği farzedilen E.colilerin, l4N'lü ortamdaki ilk nesillerine A1, ikinci nesillerine A2 denilirse, bunlardan elde edilen DNA'ların dansite gradientli denge sedimentasyonu sonuçları Şekil 1'de özetlenmiştir.



Şekil 1. Semikonservatif replikasyonun. şematik gösterilişi: (a) Saf15 N ve 14N'li DNA'lar ile A1 ve A2 DNA'larının dansite gradientli sedimentasyonu, (b) DNA'sı 15N'lu E.colilerin l4N'lu ortamda iki nesil üremeleri.
Kornberg ve arkadaşları, E.coli'de DNA sentezini katalizleyen enzim olarak 103 kdal molekül ağırlığındaki DNA polimeraz I'i keşfettiler. Burada I numarasının verilmesinin sebebi sonradan başka DNA polimerazların da bulunmasıydı. Daha sonraki yıllarda yine E.coli ile yapılan araştırmalar, çok sayıda enzim ve proteinlerin DNA replikasyonunda doğrudan görev aldığını göstermiştir (Tablo 1). Genetik analizler bunların sayısının en az yirmi olduğunu ortaya koymaktadır.
Tablo 1. E.coli'nin replikasyonunda rol alan önemli protein ve enzimler.


Protein
Rolü
Mol.ağ.(kdal)
Dna A proteini
Başlangıç noktasını (orijini) bulur ve açar
50
Dna C proteini
Dna B'nin başlangıç noktasına bağlanmasına yardım eder.
29
-Dna B proteini (DNA  helikaz)
Primazın çalışmasını başlatır, DNA'yı açar
300
Dna G proteini (Primaz)
RNA primerlerini sentezler RNA polimeraz aktivitesine sahiptir
60
SS-Bağlama proteini
Açılmış bölgeyi tek zincir halinde tutar
75,6
DNA giraz
Negatif süper bükülmelari oluşturarak helikazın meydana getirdiği süper bükülmeleri ortadan kaldırır (bir çeşit topoizomeraz)
400
DNA polimeraz III
DNA sentezler
900
DNA polimeraz I
Primeri siler ve boşlukları doldurur
103
DNA polimeraz II
Son derece özel DNA tamir fonksiyonuna sahiptir
88
DNA ligaz
DNA uçlarını birleştirir
74


E.coli bugün moleküler biyoloji seviyesinde üzerinde en çok araştırma yapılmış olan bir organizmadır. Prokaryotik yapıdaki E.coli basit bir canlı olduğundan, bundan elde edilen sonuçlar, çok daha -yüksek organizmalardaki benzer olayların mekanizmalarını açıklamada ipucu oluşturmuştur.

DNA polimeraz enzimlerinin fonksiyon ve özellikleri: DNA polimeraz enzimleri bir DNA zincirin 3'-OH ucuna deoksiribonükleotid birimlerinin ilave edilmesini katalizler:
DNA polimeraz enzimleri tarafından DNA zincirinin sentezlenmesi için aşağıdakilere ihtiyaç duyulur:
l. Dört deoksiribonükleosit-5'-trifosfat çeşidi, yani dATP, dGTP, dTTP ve dCTP ortamda mevcut olmalıdır. Mg+2 de gereklidir.
2. DNA polimerazlar deoksiribonükleotidleri, önceden mevcut olan
DNA (veya bir RNA)'mn 3'-OH ucuna ilave eder. Diğer- deyişle, serbest 3'-
OH grubuna sahip olan bir primer zincire ihtiyaç vardır.
3. Bir DNA kalıbı gereklidir. Kalıp, tek veya çift zincirli olabilir.

DNA Polimeraz II ve III: Bu enzimler şu yönlerden DNA polimeraz I'e benzemektedirler:
1.Kalıba bağlı olarak dNTP'Ierden DNA sentezleyebilmektedirler
2.Serbest 3'-OH grubu ihtiva eden bir primere ihtiyaç duymaktadırlar.
3.Sentez 5'  3' yönündedir.
4.Her ikisi de 3'  5' ekzonükleaz etkisine sahiptirler.
Bu polimerazlarm kalıp tercihleri farklıdır. Kısa boşluklar ihtiva
eden çift zincirli DNA kalıpları üzerinde optimum etki gösterirler. Çift
sarmallı bölgelerin yakınındaki uzun tek zincirli bölgeler, polimeraz I
tarafından daha çok tercih edilmektedir. Bu enzimlerin in vitro maksimum katalitik hızları da farklıdır. Polimeraz I tarafından saniyede 10 nükleotid ilave edilirken, polimeraz II tarafından 0,5 ve polimeraz III tarafından da 1000 adet nükleotid zincire eklenir.

DNA ligaz: DNA polimerazlar, bir primer zincire deoksiribonükleotidleri ekleyebilir, fakat iki DNA zincirinin uçlarını birleştiremez ve prokaryotik DNA'nın bir çember şeklinde kapanmasını sağlayamaz. 1967 yılında, bu olayı gerçekleştiren DNA ligaz enzimi keşfedilmiştir. Bu enzim iki DNA zinciri arasında fosfodiester bağı oluşmasını katalizler:

DNA sentezindeki primer zincir: Hatırlanacağı gibi, DNA sentezinin başlaması için serbest bir 3'-OH grubu ihtiva eden bir primere ihtiyaç vardır. Bununla ilgili en önemli ipucu DNA sentezinin başlaması için RNA sentezinin gerekli olduğunun gözlenmesi ile elde edildi. Bu buluş RNA'nın DNA sentezinde primer olabileceği fikrini kuvvetlendirdi
Replikasyonda ana DNA çift sarmalının açılması ve giraz aktivitesi: E.colideki replıkasyon mekanizması üzerinde son yıllarda yapılan araştırmalar, ana çift sarmalının bir çatal şeklini andıran replikasyon bölgesinde DNa A proteini tarafından gayet etkili bir tarzda açıldığını göstermiştir. Bu açılma için gerekli enerji ATP hidroliziyle sağlanmaktadır.
Çember yapıdaki DNA çift sarmallarının (E.coli kromozomu gibi) açılması sırasında süper bükülmeler (supertwists) adı verilen topolojik bir problem ortaya çıkar. Bu problemin ATP kullanan DNA giraz enzimi tarafından halledildiği son yıllarda Martin Gellert tarafından keşfedilmiştir. Ayrıca, DNA'nın açılmasıyla ortaya çıkan bu pozitif süper bükülmeler, topoizomerazlar adı verilen ve DNA zincirinin bazen birisini (topoizomeraz I), bazen de ikisini (topoizomeraz II) kırıp önden birleştirerek oluşturulan negatif süperbükülmelerle ortadan kaldırılmaktadır.

Replikasyon, prokaryotlarda tek bir orijinde başlarken, ökaryotik replikasyon çok orijinlidir. Bu orijinlerden DNA sentezi iki yönlü (bidirectional) olarak gerçekleştirilir. Dolayısıyla, çift sarmalın açılması sonucu ortaya çıkan her iki DNA zinciri de kalıp fonksiyonu görecektir. Ancak, DNA sentezi 5’3’ yönünde gerçekleşir, kalıp olarak da 3' 5' yönündeki DNA zincirini kullanır. Bunun sonucu olarak, DNA'nın açılma yönündeki replikasyon çatalı üzerinde, yine açılma yönünde 3'-OH ucuna nükleotidlerin eklenmesiyle oluşan bir sürekli (leading) zincir ile diğer zinciri kalıp alan ve sarmal açıldıkça yeni başlangıçlarla zincir parçalarının meydana geldiği kesikli (lagging) zincirler sentezlenir. Bu DNA zincir parçalarına Okazaki parçaları adı verilir ve bunlar daha sonra DNA ligaz enzimlerince birleştirilirler.
Şekil 2. Açılan DNA çift sarmalı üzerine iki yönlü replikasyon
Prokaryotik replikasyonun özeti:
1. Primaz adı verilen özel bir RNA polimeraz, DNA kalıbı zincirlerinden birisine komplementer olacak sırada yaklaşık 10 nükleotid biriminden ibaret kısa bir RNA zinciri sentezler. Primaz, polimerizasyon için bir primere ihtiyaç göstermez. Sürekli zincir için yalnız bir primer gerekirken, kesikli zincir için her Okazaki parçası başına bir primer sentezlenir.
2.Bu RNA zincirinin uç 3'-OH grubu yeni DNA'nın sentezinde primer olarak görev yapar
3.RNA-DNA hibridinin RNA kısmı, DNA polimeraz I tarafından hidrolizlenir.
4.RNA'nın uzaklaştırılmasıyla DNA parçaları arasında meydana gelen boşluklar yine DNA polimeraz I tarafından doldurulur.
5.Kesikli zincirde oluşan Okazaki parçalarının uçları DNA ligaz tarafından birleştirilir

Ökaryotik DNA Replikasyonu

Ökaryotik DNA sentezinde de prokaryotlardakine benzer yol takip edilmektedir. En önemli farklılık, ökaryotlarda replikasyonun çok noktadan başlaması ve en az 5 sınıf DNA polimerazın görev almasıdır. Ayrıca, Ökaryotik DNA sentezi prokaryotlara göre 10 kat daha yavaştır (prokaryotlarda 1000 nükleotid/s, ökaryotlarda 100 nükleotid/s).

DNA Üzerindeki Hasarların Onarımı

DNA, birçok kimyasal ve fiziksel faktörler tarafından tahrip edilebilir. Bütün hücrelerde bu tahribatı onaracak mekanizmalar mevcuttur. Bu tahribat esnasında bazlar değişebilir ve kaybolabilir, omurga üzerindeki fosfodiester bağları kopabilir ve zincirler arasında çarpraz bağlanmalar oluşabilir. Bütün bu hasarları iyonlaşmaya sebep olan radyasyonlar, ultraviyole ışık ve çeşitli kimyasal bileşikler meydana getirebilir.
Onarım mekanizması en iyi anlaşılmış bulunan hasar, DNA'nın UV ışığa maruz kalmasıyla oluşan piridin dimerleridir. Bir DNA zinciri üzerinde komşu iki pirimidin rezidüsü bu durumda birbirlerine kovalent olarak bağlanabilir. Böyle bir pirimidin dimeri (mesela aşağıdaki timin dimeri gibi) bir çift sarmal yapısına uymadığından, replikasyon ve gen ifadesi hasar uzaklaştırılıncaya kadar bloke edilir, yani durdurulur.

Bu onarım işi için dört çeşit enzim aktivitesine ihtiyaç vardır. Önce, bir UV-spesifik endonükleaz bozuk bölgeyi tespit eder ve genellikle 5' tarafından dimer yakınında bir ester bağını hidrolizler. Dimeri taşıyan kısım açılır ve DNA polimeraz I tarafından 5' 3' yönünde onarım sentezi için zemin hazırlar.
Daha sonra pirimidin dimerini taşıyan kısım, DNA polimerazın 5'3’ ekzonükleaz aktivitesiyle uzaklaştırılır. Son olarak da yeni sentezlenen DNA uzantısı ile DNA zincirinin önceden bulunan kısmı DNA ligaz tarafından birleştirilir.

Şekil 3. Bir timin dimeri ihtiva eden bir DNA bölgesinin onarım basamakları.

HORMONLAR 

Hormonlar, değişik iç salgı (endokrin) bezlerinde küçük miktarda sentezlenen ve kan yoluyla hedef organlara taşınılan kimyasal habercilerdir; omurgalıların hedef organlarında bir seri fizyolojik ve metabolik aktiviteleri düzenlerler.

MEMELİLERDE ENDOKRİN SİSTEMİN ORGANİZASYONU


Hormonların bazılarının sentezi ve salgılanması,i hiyerarşik tarzda hormon-hedef hücre etkileşmesinin birbirini takip eden basamakları üzerinden kontrol edilir. Hipatalomus, beyin üzerindeki spesifik bir sinirsel haberciyle karşılaşırsa, salgılama faktörleri denilen küçük miktarda hormonlar salgılar; bu hormonlar proftader sistem üzerinden adenohipofize varırlar. Daha sonra adenohipofizde salgılatma faktörlerinin her biri spesifik bir hormonun salgılanmasını uyarabilirler.
Hipofiz tarafından kontrol edilmeden direkt olarak salgılanan hormonlar da vardır. Bunlara örnek olarak, tiroid bezi ve paratiroid bezinin belirli hücrelerinde oluşturulan polipeptid yapısında olan kalsitonin ve Ca++2le fosfat düzeylerini ayarlayan parathormon verilebilir.


Şekil 4: Hipotalamusun kontrolü altında endokrin düzenlemenin hiyerarşik organizasyonu.
Hormonların salgılanması kompleks bir kontrol şebekesiyle ayarlanır. Sinir sistemi vasıtasıyla taşınan dış uyarılar, hipotalamusıın aktivitesini değiştirir ve aynı zamanda böbreküstü bezinin medullasından adrenalinin salgılanmasını ayarlar. Adenohipofiz vasıtasıyla tropik hormonların salgılanması da, bir feed-back mekanizmasıyla hedef bezlerinin karakteristik salgılanması şekline göre ayarlanır.

HORMON RESEPTÖRLERİ VE İNTRASELÜLER (HÜCRE İÇİ) HABERCİ MADDELER

Hormon etkisinin iki temel prensipi, son yıllarda yapılan araştırmalarla açıklığa kavuşturulmuştur. Birincisi; hedef hücreler hormon molekülünü yüksek spesifite ve afinite ile bağlayabilen özelleşmiş proteinler olan spesifik hormon reseptörlerine sahiptirler. Bu gibi hormon reseptörleri hedef hücrelerde çok küçük miktarda mevcutturlar.
İkinci prensip ise, hormonun spesifik reseptörüne bağlanması hücre içi bir haberci molekülünün oluşumuna sebep olur; daha sonra bu haberci molekülün hedef dokunun belirli karakteristik biyokimyasal aktivitesini uyarır veya inhibe eder.

ADRENALİN VE CAMP

Adrenalin (Şekil 5)'in kana salgılanması bir seri reaksiyona sebep olur. Bu reaksiyonlara, kan basıncının artması, kalp çarpıntısı ve kalp fonksiyonunun artması ve düz kaslar üzerinde bazısında gevşemeye, bazısında kasılmaya götüren karakteristik etkiler girerler. En önemli biyokimyasal sonuç, glikojenin kaslarda laktata ve karaciğerde kan glukozuna çok daha büyük ölçüde yıkımıdır.
Earl Sutherland ve arkadaşları adrenalinin plazma membranında Mg+2'ye bağımlı bir enzimatik reaksiyonu çok kuvvetle uyardığını tespit ettiler. Bu reaksiyonda ATP, inorganik pirofosfatın açığa çıkmasıyla siklik AMP (CAMP)'ye dönüşür:

Şekil 5: Böbrek üstü iliğinde sentezlenen hormonlar: Noradrenalm sinir sisteminde nörotransmitter olarak etki yapar

GLUKAGON
 
Adrenalin yanında, belirli hedef hücrelerde diğer bazı hormonlar da cAMP konsantrasyonunu yükseltebilirler. Bu hormonlardan birisi de hiperglisemik-glikojenolitik hormon olarak adlandırılan glukagondur. Glukagon, pankreasın bir polipeptid homunu olup, kan glukoz seviyesi 100 ml'de yaklaşık 80 mg olan normal değerin altına düşer düşmez langerhans adacıklarının a-hücrelerinden kana salgılanır. Serbest hale geçen glukagon karaciğerde glikojen yıkımını sağlar ve böylece kanın glukoz seviyesini normal sınırlara yükseltir. Buna göre glukagon insuline zıt etki gösterir. Glukagon ve insulin, pankreasın farklı hücre tiplerinde sentezlenirler. Glukagon 29 amino asitten oluşan bir polipeptiddir


cAMP’NİN ARACI OLDUĞU DİĞER ENDOKRİN VE DÜZENLEYİCİ SİSTEMLER

Hedef hücre yüzeylerinde spesifik bağlanma yerlerine bağlanarak, membrana bağlı adenilat siklazı uyaran diğer bazı hormonlar da bilinmek¬tedir. Adenohipofiz hormonları olan ACTH, LH, FSH, TSH ile parathormon ve kalsitonin bu gruba girerler. Nörohipofiz hormonu olan vazopressin, böbreklerde cAMP miktarını artırır. Birçok hormon cAMP oluşumunu uyararak etki gösterdiği halde, her hormon özel spesifiteye sahiptir; çünkü her hormon sadece kendi reseptörünü ihtiva eden hücrede cAMP sentezini uyarır. Bundan başka cAMP, uyarılan hücrede kalır ve kan dolaşımına gitmez ve bu suretle her hücrenin genel bir uyarılmasına sebep olabilir.

DİĞER SEKONDER ELÇİLER: cGMP, DİAÇİL-GLİSEROL, İNOSİTOL,1,4,5-TRİFOSFAT VE KALSİYUM

Bir başka siklik nükleotid olan guanozin-3’, 5’-siklik monofosfat (cGMP), bağırsak, kalp, kan damarı, beyin ve böbreklerin birleşen kanalının hücreleri dahil olmak üzere belirli hücrelerde sekonder bir elçi olarak fonksiyon görür. cGMP tarafından taşınan mesaj dokuya göre değişir. Böbrek ve bağırsakta iyon transferi ve su emiliminde değişmeye sebep olurken, kalp (düz) kasında gevşemeye yol açar; gelişme sırasında ve yetişkinlerde beyin fonksiyonları için gerekli olabilir.
Sinyal reseptörlerinin üçüncü bir sınıfı, bir G proteini tarafından bir plazma membran fosfolipaz C'ye bağlanır. Fosfolipaz C. plazma membran lipidi olan fosfatidilinositol 4,5-bisfosfat için spesifiktir. Bu hormona duyarlı enzim, iki güçlü sekonder elçinin oluşumunu katalizler: diaçilglierol ve inositol-l,4,5-trisfosfat.
Diaçilgliserol sekonder bir elçi olarak, membrana bağlı Ca+2 bağımlı hır enzim olan protein kinaz C(C kalsiyumu ifade eder)'yi aktive ederek fonksiyon görür. Protein kinaz C, spesifik hedef proteinlerinin serin ve treonin rezidülerini, katalitik aktivitelerini değiştirerek fosforiller. Protein kınaz C'nin birçok izoenzimleri bilinmektedir; bunların herbiri karakteristik im dokuda bulunur ve Ca+2 ile diaçilgliserol tarafından aktivasyona karsı karakteristik duyarlılıkları vardır.

İNSULİN: SENTEZİ, DEPOLANMASI VE SALGILANMASI

İnsulin, önce proinsulin halinde pankreasta sentezlenir. Proinsulin. Organizma cinsine göre 81 ile 86 arasında amino asitten meydana gelen tek bir polipeptid zincirinden ibarettir.
İnsulin, proinsulin halinde ribozomlarda sentez edildikten sonra, endoplazmik retikulum kanalları yoluyla golgi cisimciklerine taşınır. Golgi cisimciklerinde proinsulin, insulin ve C-peptidine parçalanır. İnsulin ve C-peptid burada Zn+2 birlikte düzenli bir şekilde kristallenerek depolanır. Son olarak bu vezikül muhtevası, kan şeker seviyesinin yükselmesinin sebep olduğu belirli bir sinyal üzerine bir ekzositoz vasıtasıyla kana salınır. Ca+2 insulinin serbest hale geçmesinde önemli bir rol oynar.

STEROİD HORMONLARI

Başlıca steoid hormonları şunlardır: Östrojenler veya dişi cinsiyet hormonları (en önemlileri 17(β)- östradiol ve östrondur), androjenler veya erkek cinsiyet hormonları (testosteron, dihidrotestosteron), progesteron, aldosteron ve böbrek üstü kabuğunun steroid hormonları (özellikle kortizol, aldosteron ve kortikosteron). Bu hormonların bazılarını yapısı Şekil 5’de esasen cinsiyet organları üzerinde etki yaptıkları halde, böbreküstü kabuğu vasıtasıyla salgılanan steroid hormonları birçok dokularda karbohidrat ve protein metobalizması üzerine esaslı etkiler gösterirler.

Şekil 5. En önemli steroid hormonları. Testosteron, progesteron, östron, kortizon ve aldosteronun yapıları lipidler konusunda verildiğinden buraya alınmamıştır.

TİROİD BEZİ HORMONLARI

Tiroid bezinin karakteristik hormonları tiroksin ve 3,5,3' triiyodotironindir (Şekil 6). Bu hormonların insan ve hayvanların bazal metabolizması üzerindeki fizyolojik etkileri uzun zamandan beri bilinmesine rağmen, biyokimyasal etki tarzları tam anlamıyla henüz bilinmemektedir. Basedovv hastalığının sebebi hipertireoz denilen tiroid bezi hormonlarının fazla salgılanması olduğu gibi, hiportireoz denilen tiroid bezi hormonlarının eksik salgılanması da miksödeme götürür.

Şekil 6: Tiroid bezi hormonları

PARATHORMON, 1,25-DİHİDROKSİ-KOLEKALSİFEROL VE KALSİTONİN

Bu üç hormon memeli hayvanlarda Ca+2 ve fosfat metabolizmasının
düzenlenmesinde önemli roller oynarlar. Bunların tam etki tarzları anlaşamamasına rağmen, önemli biyokimyasal aşamalara varılmıştır. Kanda Ca+2 konsantrasyonu normal değerin altına düşer düşmez, paratiroid bezinden kana parathormon salgılanır. 84 amino asitli bir polipeptid olan bu hormon, önce böbreklere etki eder ve adenilat siklazı uyarır. cAMP'nin artışı idrarda fosfat atılımını sağlar, böylece kanda fosfat konsantrasyonu düşer. Parathormon, böbreklerde 25-hidroksikolekalsiferolden 1,25- dihidroksi-kolekalsiferolün sentezini de uyarır. 1,25- Dihidroksikolekalsiferol, böbreklerden salgılanır ve ince bağırsaklar ile kemikler üzerine etki eder.

Tiroid bez, ve paratiroid bezinden salgılanan bir başka polipeptid hormon olan kalsitonin, 32 amino asit ihtiva eder (M.A. 4500). Bu hormon esas itibariyle kemikleri etkiler, bununla birlikte böbrekleri de etkiler Ca+2 muhtevası artınca, kalsitonin salgılanması artar. Kalsitonin eder ve böylece kemiklerden kana Ca+2'nin salınmasını inhibe eder ve böylece parathormonun zıt düzenleyicisi olarak etki gösterir.

27 Mayıs 2012

DNA

 Deoksiribonükleik asit ya da kısaca DNA, tüm hücreli canlıların ve bazı virüslerin biyolojik gelişimleri için gerekli genetik bilgiyi taşıyan bir çeşit nükleik asittir. DNA, canlının özelliklerinin soydan soya geçmesini sağladığı için bazen kalıtım molekülü olarak da adlandırılır.
Bakterilerde ve diğer basit hücreli canlılarda DNA hücrenin içinde dağınık biçimde bulunur. Hayvanları ve bitkileri oluşturan daha karmaşık hücrelerde ise DNA'nın çoğu hücre çekirdeğindeki kromozomlarda bulunur. Enerji üreten kloroplast ve mitokondri organellerinde ve pek çok virüste de bir miktar DNA bulunur.


Moleküler yapı

Bazen "kalıtım molekülü" olarak adlandırılsa da, DNA aslında tek bir molekül değil, bir çift moleküldür. Bu çift molekül, bir sarmaşığın dalları gibi birbiri çevresinde dönerek bir sarmal oluştururlar.
Sarmaşık dalına benzer her molekül, bir DNA "ipliği"dir. Bu iplikler birbirlerine kimyasal olarak bağlanmış nükleotidlerden oluşur. Nükleotidler ise bir şeker, bir fosfat ve bir de dört çeşit azotlu bazlardan birisinden oluşur.

Bu dört çeşit baz, adenin, timin, sitozin ve guanindir. Sırası ile A, T, C ve G harfleri ile kısaltılırlar.
Bir DNA ikili sarmalında, iki polinükleotid (çok nükleotidli) iplik hidrofobik etki ile bağlanabilirler. Hangi ipliklerin birleşik kalacağı zıt eşleşme ile belirlenir. Her baz diğer bazların yalnızca bir çeşidi ile hidrojen bağları kurabilir (A ile T, C ile ise G bağ kurabilir) böylece bir iplikteki bazın niteliği kurulan bağın gücünü belirler; zıt bazlar ne kadar çok olursa kurulan bağ da o kadar güçlü ve uzun ömürlü olur.
Hücre mekanizması DNA ikili sarmalını birbirinden ayırıp her iki DNA ipliğini de yeni birer ipliği sentezlemek için şablon olarak kullanma yeteneğine sahiptir. Yeni üretilen iplikler öncekilerle hemen hemen tamamen aynıdır, ancak mutasyon adı verilen hatalar oluşabilir. Hücrenin bu özelliğini laboratuvar ortamında taklit eden işleme de PCR (polimeraz zincirleme tepkimesi) adı verilir.
Eşleşme nedeniyle nükleotidlerdeki bazlar sarmal eksenine doğru dönüktür. Bu yüzden şeker ve fosfat grupları sarmalın dış tarafında yer alır, ve oluşturdukları iki zincir sarmalın "iskeleti" olarak adlandırılır. Gerçekte, bir nükleotidi DNA ipliğinde bir sonrakine bağlı tutan fosfat ve şekerler arasındaki kimyasal bağlardır.

Nükleotid dizisinin önemi 

Bir gen içerisinde DNA ipliği üzerindeki nükleotid dizisi her canlının yaşamı boyunca üretmek ve "ifade etmek" zorunda olduğu proteinleri tanımlar. Nükleotid dizisi ile proteinlerdeki amino asit dizisi arasındaki ilişki basit çeviri kurallarıyla belirlenir, bu kurallara topluca genetik kod adı verilir. Genetik kod, kodon denilen, üç nükleotidden oluşan, üç harfli 'kelimeler'den meydana gelir (Örneğin ACT, CAG, TTT). Bu kodonlar haberci RNA (mRNA) ve taşıyıcı RNA (tRNA) aracılığıyla ribozomlarda her kodon bir amino aside denk gelmek üzere proteinlere çevrilirler. 64 değişik kodon olasılığı ve sadece 20 değişik amino asit olduğundan birçok amino asidin birden fazla belirtici kodonu vardır. DNA üzerindeki nükleotidler mRNA ve daha sonra tRNA üzerine kopyalanırken timin nükleotidi (T) urasil (U) ile değiştirilir. Ayrıca protein sentezinin başlangıcını belirten bir başlatma kodonu (AUG, metionin amino asidini kodlar) ile bitimini belirten üç olası bitiş kodonu (UAA, UAG ve UGA) bulunur.

DNA'nın Çoğalması 

Asıl makale: DNA'nın çoğalması
DNA çoğalması ya da DNA sentezi, hücre bölünmesi öncesinde çift sarmallı DNA'nın kopyalanması işlemidir. Kopyalanan yeni DNA iplikleri hemen hemen tamamen aynıdır, ancak zaman zaman çoğalmadaki hatalar nedeniyle kopyalama mükemmel olmaz (bkz. mutasyon), ve sonuçtaki her iki sarmal da bir eski ve bir yeni iplikten oluşur. Buna yarı korunumlu çoğalma denir. DNA'nın çoğalması işlemi üç adımdan oluşur: başlatma, ikileşme ve sonlandırma.

26 Mayıs 2012

AİDS

Hastalığın ortaya çıkmasında dünya bilim topluluğunun ocak 1983’te hastalığa yol açan LAV virüsünün (sonradan bu virüsün adı HİV olarak değiştirildi) bulunduğunu onaylamasına kadar dört yıl geçmiştir. İlk AİDS vakalarının ortaya çıkmasından yirmi yıl sonra, tıbbın salgın karşısındaki tavrı, hastayı ön plana alan köklü bir değişim geçirmiştir. Bugün mucize bir ilacın hâlâ bulunmamış olması, hastalığın yayılmasını engelleme çabalarının koruyucu önlemlerde yoğunlaşmasına neden olmaktadır.

İlk AİDS vakaları 1979’da ABD’de Kaliforniya’da ve New York’ta kaydedildi: hastalar hep eşcinseller ve gençlerdi. Bu ilk gözlem, hastalığın toplumsal algılanması üzerinde çok tehlikeli ve ağır bir etki yarattı. Ama çok geçmeden hastalık eşcinsel olmayanlarda da bulundu, ama bu defa da eroinmanlar, hemofili hastaları ve kan nakli
yapılanlar çoğunluktaydı. Derken Haiti’de, sonra Afrika’nın ekvator yörelerinde de hastalığa rastlanıldı.
1981’de hastalık, AİDS harflerinden oluşan bir simgeyle adlandırıldı (İng. Acquired Immune Deficiency Syndrome; Edinsel bağışıklık yetersizliği sendromu). 1984’te uluslararası bilim alemi, hastalık sebebinin o zamana kadar bilinmeyen bir virüs olduğunu kabul etti. Amerikalı Prof. Gallo’nun ekibi HTLV 3 adını verdi; oysa aynı virüsü bir yıl önce Paris’teki Pasteur Entitüsü’nden Prof. Montagnier’in ekibi de bulmuş ve bu virüse LAV virüsü adını vermiştir.
Tartışmayı tatlıya bağlamak için virüse yeni bir ad verildi ve HİV (Human Immunodeficiency Virus; İnsandaki bağışıklık yetersizliği virüsü) denildi. 1986’da ikinci virüs (HİV 2) bulununca, ilk bulunana HİV 1 denildi. Bu ikinci sıfatı Batı Afrika kökenli hastalarda bulunmuştu, birincisi kadar bulaşıcı değildi ve bu nedenlede dinya çapında yaygınlaşmamıştır.
Virüsün keşfi, bulaşmadan birkaç hafta sonra virüslü insanlarında kanında ortaya çıkan HİV karşıtı antikorların araştırlıması için bir tekniğin gelişitirilmesini sağladı. Virüsü taşıyanlar HİV için seropozitiftir. Test, hastalık bilinmeden çok önce seropozitifliği ortaya çıkabilmektedir.

Virolojik görünüş

HİV retrovirüs gurubundan çok küçük bir virüstür; başlıca özelliği genetik şifresinin RNA’lı olması –oysa bütün canlıların hücrelerinde ve öteki virüsler DNA’lıdır- ve tersindirici transkriptaz denen bir enzim taşımasıdır; bu enzim, virüsün RNA’sını virüslü hücrenin içinde DNA’ya çevirebilmektedir: Virüs genomunun hücre kromozomlarındai DNA’yla bütünleşmesi için bu aşama kaçınılmaz bir evredir.
HİV’in içindeki RNA molekülü, onu saran protein ve protein yapısında bir kılıfla örtülüdür; bu lipit ve protein karışımı kılıf, virüsün hedef hücreye tutunlmasını sağladığı gibi RNA’nın ve tersindirici transkriptazın da hücrelere girmesini sağlar. Bundan dolayı tedavi edici bir aşının bulunabilmesi için bu proteinlerin inceden inceye bilinmesi şarttır. Ama sık sık meydana gelen mutasyonlara bağlı olarak virüsün yapısındaki bazı kısımların çok değişken olması, aşı yapımı bakımından çok karışık sorular yaratmaktadır.
Virüsün RNA’sı birçok genden oluşur: bunların bazıları iç proteinlerini şifrelemeye (Gag genleri), bir kısmın virüsü eşlenip çoğalması için gerekli enzimleri kodlamaya (Pol genleri) , bir diğer kısmı da dış proteinlerini şifrelemeye yarar (ENR genleri) . Nef ve tat genleri gibi bazı genler özellikle incelenmiştir. Nef geni, virüslü hücrelerin CD4 alıcılılarını yok edebilecek bir proteinin sentezlenmesini sağlar ve hastalığın ilerlemesinde önemli rol oynar; tat geniyse virüs parçacıklarının sentezlenmesini hızlandırır. Memelilerin birçok türünde retrovirüs cinsinden virüs enfeksiyonları olabilir (sığır lökozu, kedi «AİDS» i, vb) ; buna karşılık hayvanl virüsleri insanlar için tehlikeli olmasına rağmen, HİV virüsü hayvanlarda hiçbir hastalığa neden olmamaktadır.
HIV özellikle savunma hücrelerine, yüzeydeki CD4 denen alıcı moleküllerin üzerine yapışır. Bunlar vücudun çeşitli yerlerinde bulunan savunma hücreleridir: en başta bazı akvuyuvarlar (CD4+ veya T4 renfositleri, monositleri veya makrofajlar) ve bunlardan başka karaciğer, dalakta, lenf düğümlerinde, beyinde (glia hücreleri) , deri ve mukozada bulunan savunma hücreleri (langerhans hücreleri) .
Virüs, hücreye yerleştiğinde onun genomu hücrenin kromozomlarıyla birleşip bütünleşir. Bu taktirde iki olasılık söz konusudur: ya HİV eyleme geçmez, virüslü hücre çalışmaya devam eder; ya da virüs eyleme geçer ve hücrenin içinde çoğalır, bunlar da gidip başka savunma hücrelerine yayılırlar her iki durumda da cinsel salgılarda ve kanda virüs bulunur, dolayısıyla başka insanlara bulaşabilir: HİV, organizmanın dışında fiziksel ve kimyasal etkilerden zarar görür: 56°C’nin üstünde ısıyla, alkolle, çamaşır suyuyla ve deterjanların çoğuyla tahrip olur: buna karşılık soğuğa ve mor ötesi ışınlara dayanıklıdır.

HİV enfeksiyonunun fizyopatolojisi

HİV’in AİDS’e yol açan mekanizmaları henüz iyi bilinmemektedir. Kandaki CD4+ lenfositlerinin sayısının gittikçe azaldığı görülmektedir ve hastalığın ilerlemekte olduğunun en iyi göstergesi de halen budur (bu yüzden seropozitif olanlarda bu hücrenin miktarı düzenli olarak gözlenir) . Demek ki bu hücrelerin yalnız küçük bir miktarı virüse yakalanmaktadır. CD4+ lenfositlerinin ölümünü açıklamak için öne sürülen varsayımlardan biri, apoptoz kavramına dayanır; hücrenin davranışı programlı bir intihardır, program HİV enfeksiyonu yaratır: sonbaharda ağçların yapraklarını kaybetmesi gibi organizma da kendi hücrelerini tahrip süreçleri yaratır, bu süreçler HİV’in katkısı ile bozulup etkinleştirilebilir.
Retrovirüs enfeksiyonu sırasında virüs miktarı, virüs saldırısı kanda,özellikle lenf gangliyonlarında gittikçe artar. Henüz inceleme aşamasında olan virüs saldırısı ölçme teknikleri, virüs ilaçlarının etkisini hızla değerlendirme imkanı sağlayacaktır.

Bulaşma Yolları

Günlük çalışmalara esnasında HİV’in bulaşma tehlikesi yoktur. Daha önce virüs almış bir kişinin bulunduğu bir ailede yalnız onun eşine bulaşma tehlikesi vardır; alıncaka önlem temel sağlık kurallarına uymaktır. Göz yaşında ve tükrükte virüs bulunsa bile (virüs tutuklayıcı bir madde vardır) , miktarı tehlike yaratacak kadar çok azdır. Ayrıca deri virüsü geçirmediğinden, bir ara kuşkulanılan sivrisinek ısırmasıyla HİV bulaşmaz.

Kan Yolu: En kestirme yoldur. Bulaşma olaylarının büyük çoğunluğu virüslü kan nakli veya seropozitif vericilerden gelen organların nakli yüzündendir. Bu çeşit bulaşmaya bağlı riskler, kan veya organ verenlere sistemli olarak test uygulandığından bu yanı ortadan kalkmış gibidir.
Yüzlerce veriden alınan kanların toplanıp, konsantre hale getirildikten sonra parça parça verildiği hemofili hastalarında bulaşma riski çok yüksektir (%50) . Bugün bu konsantre parçalar ısıtılarak verilmektedir, onun için tehlikesizdir.
Taze kan bulaşığı olan inelerin kazayla hemşire veya doktorlara bulaşma riski binde üç dolayındadır. Kamuya açık yerlerde kazara ineyle bulaşma riski hemen hemen sıfırdır, çünkü açık havada virüs tahrip olur. Ama uyuşturucu kullananlarda aynı şırınganının kullanılması Avrupa’nın güneyinde ve ABD’de hastalığın başlıca yayılma etmenlerinden biridir.

Cinsel Yol: Seropozitif biriyle cinsel ilişkide bulunmak mukozalar sağlam olsa bile risk taşır: cinsel yollardaki bir enfeksiyon veya mukozalardaki bir travma, riski arttırır. Dölyolundan girişte seropozitif bir erkekten seronegatif bir kadına AİDS bulaşma riski, seropozitif bir kadından seronegatif bir erkeğe geçme riskinden daha yüksektir. Kadında adet dönemi en bulaşıcı dönemdir. Ters ilişki riski üç kat arttırır.
HİV taşıyan bulaştırdığı, zamanla değişkenlik gösterir, çünkü cinsel salgınlardaki virüs miktarı onun durumuna, yani uyur durumda olup olmamasına göre değişir. Bu demektir ki, bir virüs taşıyıcısı çok kısa bir zaman içerisinde ilişkide bulunduğu pek çok kişiye virüsü bulaştırabileceği gibi; tersine, eşlerden biri seropozitif olduğu halde ve aylarca, hatta yıllarca hiçbir koruyucu önlem almadan cinsel ilişkisini sürdürdüğü halde, eşine mikrop bulaştırmayabilir de. HİV, frengi veya hepatit B mikrobuna göre daha az bulaşıcıdır.
İstatistiklere göre oral ilişkiler tam birleşmelerle karşılaştırıldığından çok az risk taşır. Öpüşmeyle hiçbir bulaşma olayına rastlanmamıştır; yani öpüşme bu bakımdan tehlikesiz görünmektedir.

Gebelik ve emzirme: Seropozitif bir kadının virüsü çaocuğa bulaştırma riski %20 ile %50 arasındadır ve annede hastalık ileri bir evredeyse risk artar. Bulaşma, gebeliğin son iki üç aylık döneminde olabilir. Sezeryan riski azaltmaz. Doğum öncesi teşhis mümkün değildir. Emzirmek kesinlikle tavsiye edilmez.

AİDS: doğal öyküsü ve klinik belirtileri

Bulaşmayı izleyen haftalarda ateş, beze şişmesi, deri döküntüsü, sinir ve sindirim bozukluğu gibi belirtiler ortaya çıkabilir (olayların %20 ila %30’u) buna ilk enfeksiyon denir. Ama, çoğu zaman hiçbir belirti görülmez. Ama bütün olaylarda belirtiler kendiğinden kaybolur ve kişi virüsün belirtisiz taşıyıcısı olur, yalnız en azından şişlikler (bazı gang liyonların büyümesi) olduğu gibi kalır.
Belirtisiz evre yıllarca sürer. Virüsü taşıyan kişi belki onu başkasına bulaştırabilir ama kendisinde hiçbir hastalık belirtisi görülmez. Virüs gitgide bağışıklık sistemini bozar; bozulma hastalara göre az veya çok hızlı olabilir; bunda virüsün payı nedir, kişinin payı nedir (genetik faktörler, başka virüs enfeksiyonu veya psikolojik faktörler) kestirilemez. Virüsü kaptıktan on yıl sonra, hastaların yarıya yakını AİDS olacak, üçte birden fazlası biyolojik bağışıklık yetersizliği belirtileri gösterecektir.




AİDS patlak vermeden önce enfeksiyonun küçük belirtileri ot-rtaya çıkabilir. Bunlar ARC (AİDS Related Complex) veya AİDS öncesi adı altında toplanır. Bunlar başka hastalıklarda da görülebilen genel belirtilerdir: ateş, sürekli ve şiddetli isal, 10 kg’dan fazla sebepsiz kilo kaybı ağızda pamukçuk, vb. Bu belirtiler bağışıklık sisteminde büyük bir bozulma olduğunun ve retrovirüs enfeksiyonunun AİDS’e doğru bir hayli ilerlediğinin işaretleridir. Bağışıklık sistemi tümüyle iflas ettiğinde AİDS ortaya çıkar. Doktor, seropozitif bir kişide fırsatçı bir enfeksiyon, bir kanser (Kaposi sarkomu, lenfoma) veya sinir sisteminde ağır bir bozukluk, yahut şiddetli bir zayıflama belirtisi (slim disease denen bu durum, Batı’dan çok Afrika’da yaygındır) bulursa AİDS teşhisi koyar.
Normal insanda hastalığa yol açmıyan veya tehlikesiz bir hastalık yapan ve mikroplardan ileri gelen ağır enfeksiyonlara, fırsatçı enfeksiyon denir. Fırsatçı mikroplar bulaşıcı değildir; yani bağışıklık sistemi normal çalışan insanları hasta etmezler. Bu olgu çok önemlidir ve her türlü hasta tecridinin faydasız olduğunu gösterir. Bunun tek istisnası vardır: verem. Verem, seropozitif olsun olmasın, her AİDS’linin tedavisi ilk günlerinde tecrid edilmesini gerektirir.

TEDAVİ

Bugünkü gerilimi, enfeksiyonun ilerleme gücünün iyi değerlendirme imkanı vermektedir. Bazı insanlarda HİV bağışıklık sistemini iki veya 3 yıl içinde tam anlmıyla bozarak AİDS denen büyük enfeksiyonlara yol açmakta; sayıca çok olan bazı insalarda ise virüs, on yıl, hatta daha fazla, gizli veya uyur durumda kalmaktadır. Enfeksiyon sırasında değişik düzeyda oldukça etkili sonuç veren birçok tedavi yolu vardır: yani ilaçlarla tahrip edilebilen fırsatçı enfeksiyonları tedavi etmek doğrudan doğruya anti-HİV ilaçları geliştirmek (Bunlar virüsü tahrip etmez, ama organizmada çoğalmasını engeller). AZT (Zidovudin), DDİ, DDC bu ilaçlardan birkaçıdır. Bunların hepsi tersindirici transkriptaz tutuklayıcı ilaçlardır. Bu ilaçlarla önleyici tedavi yapılabilir: bağışıklık yetersizliğinin biyolojik belirtileri ortaya çıkar çıkmaz buna bağlanır; enfeksiyonların patlak verme olasılığını kestirmek için başlıca ölçüt T4 lenfositlerinin miktarıdır.
Amaç, yalnız AİDS’i tedavi etmek değil aynı zamanda onun ortaya çıkmasını engellemek veya geçiktirmekdir. Seropozitifliği hedef alarak düzeltmeye çalışan bu yeni stratejiler, retrovirüs enfeksiyonun erken teşhisini teşvik etmekte çok haklıdırlar.
Virüsteki antijen değişimleri, virüsün organizmada gizli kalma yeteneği ve hayvan modelinden yoksulluk gibi karmaşık nedenler, bir aşının bulunmasını güçleştirmektedir; ama çalışmalar hiç değilse belirleyici gelişmeleri tanımakta yararlı olmaktadır.

Önleyici tedbirler: başarıları, güçlükleri

AİDS’e ilişkin rakamlar, salgının çeşitli nüfus grupları arasındaki gelişimini göstermektedir, ama AİDS’in bildirimi, bulaşmadan yıllar sonra yapıldığından gecikmeli olarak göstermektedir. AİDS’in özel durumları olan kişilerde ortaya çıkıvermesi, hastalığa ilişkin uydurmalardan ilkinin, yani riskli grup masalının doğmasına sebep olmuştur. Halk arasında hastalığın gidişini gözetlemek için öne sürülen ve basın tarafından da yaygınlaştırılan bu kavram, «bu hastalık ancak başkalarının başına gelebilir» duygusunu pekiştirmekten başka işe yaramamıştır.
Bazı ülkelerde önleyici tedbir olarak öne sürülen sav şu oldu: «AİDS benden geçmez»
Bulaşma yolları çok çabuk ortaya çıkarıldığı ve art arda gelen hastalık olayları, hiçbir yaş, ırk, deri, ülke ayrımı olmaksızın herkesin virüse yakalanabileceğini gösterdiği halde, pek de yerinde olmayan «riskli grup» kavramından daha işe yarar «riskli yaşam» kavramına geçmek için birçok yıl beklemek gerekecektir.
Önleyici tedbir almakta bir başka engel, medyanın da kuvvetle desteklediği yanlış veya çelişkili bilgilerin yayılıp zihinleri karıştırmasıdır. Hastalığın ciddiyetine rağmen, hiçbir bilgilendirme, hatta yönlendirmeler bile davranışları değiştirmekte etkili olamadı. Önleyici tedbir, sorumluluk duymaktan, başkasıyla ve başkalarıyla tartışmaktan geçer. Önleyici tedbir mesajları yayımlamak yeterli değildir. Önemli olan insanlara onları benimsetmek, hatta daha iyisi onları kendilerine buldurmaktır.
Sistematik ve zorunlu bir tarama uygulayarak salgını sona erdirmek düşünülebilir mi? Antikorların oluşup ortaya çıkma süresi dikkate alınırsa sistematik taramanın bütün virüs taşıyıcılarını saptamaya elverişli olmadığı anlaşılır, ama tarama yalancı bir güvenlik duygusu yaratabilir, bu da önleyici tedbirlerin gevşetilmesine yol açar. Ayrıca yönetim örgütü çok az risk taşıyan kişilere de gereksiz yere test uygulamaya kalkışacak ve toplumun oldukça ilgi gören marjinal kesimini bir kenara bırakacaktır. Kaldı ki böyle bir tarama çok pahalıya mal olmaktadır. 60 milyonluk bir ülkede 30 milyon kişiye uygulanacak bir test, her yıl ve her altı ayda bir yaklaşık bir milyar dolar patlayacaktır. Ne araştırmaya, ne önleyici tedbirlere, ne de hasta tedavisine o kadar paranın ayrılması mümkün değildir.
Art arda test uygulanması test uygulananı korumaz: yeni virüs almış iki kişiden biri daha en azından bir test uygulanmış bir kişidir. Bu demektir ki, önemli olan testin kendisi değil, onun kişinin yaşamında yer alma biçimi ve önceki bir girişimde oynadığı roldür: Bir kişinin aşk ilişkisine girdiği sırada yapılan bir test idari bir davet üzerine yapılan testten oldukça farklı bir değer taşır.

25 Mayıs 2012

Basur Hastalığı

Tıpta hemoroid, halk arasında mayasıl da denir. Makat veya anüsteki varisleşen toplardamar yumağının şişmesidir.

Basur, makat bölgesindeki damarların genişlemesi yani varisidir. Basurun başlıca nedeni kabızlıktır ve genetik sebepler taşımaktadır. Basurlu hastaların birçoğunda uzun süren kabızlık dönemi vardır ve ailede birçok basurlu birey bulunmaktadır. Basur hastalığı toplumda çok yaygın bulunmaktadır.



Makat bölgesinde 3 ana toplar damar ağı vardır. Bir tane solda, iki tane sağda. Bunlara toplardamar yastıkları denmektedir. Kabızlık nedeni ile bunlar genişler ve iç basurlar oluşur. Zamanla bunlar makat dışına sürüklenir ve dışkılama sırasında dışarı sarkar.

Hemoroid tipleri

Hemoridin en çok iç hemoroid ve dış hemoroid şeklinde iki tipi vardır.

1- Dış hemoroidler anüsün dışında bulunur. Genellikle kaşıntı ağrı ve kanama şikayetleri yapar. İçinde pıhtı oluşursa tromboze hemoroid adı verilir. Üzeri ülserleşirse kanama yapar.

2- İç hemoroidler anüsün içinde yer alır, ıkınmayla makattan dışarı sarkabilir.

Hemoroid çok sık görülen bir durumdur. Hemen hemen 50 yaşına kadar toplumunun yarısı bu hastalıktan muzdarip olmuştur.

Doğuştan gelen nedenler (damar duvarlarının doğuştan zayıf olması gibi) basura yol açabileceği gibi, kötü yaşam tarzı ile de ortaya çıkabilir (düzensiz beslenme gibi). Dışkılamayı kolaylaştırıcı bitkisel çaylar iyi gelebilir. Ancak "Sinameki" kesinlikle tavsiye edilmez.

Bağırsak kanseri, anüs fissürü (çatlak), apse ve fistül denilen hastalıklarla karıştırılmaktadır.

24 Mayıs 2012

Gut hastalığı

Gut metabolik bir eklem hastalığıdır. Damarda protein metabolizmasının son ürünlerinden biri olan ürik asit artışı ile karakterizedir. Artan ürik asit özellikle eklemlerde birikerek ağrı ve iltihaba yol açar. Kralların hastalığı ve hastalıkların kralı olarak da bilinir. Fatih Sultan Mehmed Han'ın ve Osman Gazi'nin ölümüne sebep olduğu söylenir. Dalmaçyalılar gut hastalığına yakalanmayan tek köpek cinsidir. Tüm romatizma türleri içerisinde en ağrılı olanıdır. Alkollü içecekler de gut hastalığı oluşumunda önemli bir etkendir. Hastalıkta eklem ağrıları görülür. Gut hastalarının protein ağırlıklı beslenmeleri krizi tetikleyebilir.

23 Mayıs 2012

Safra kesesi

Safra kesesi, karaciğerden salgılanan safranın toplandığı, karacigerin alt kısmında bulunan torba şeklinde bir organdır. Kesenin görevi, safrayı depolayıp, yoğunlaştırmak, ve gerekli aralıklarla oniki parmak bağırsağına safra salgılamaktır.

Safra kesesi iltihabı, safra kesesi taşlarının neden olduğu bir çeşit iltihaplanmadır. Tıp dilinde kolesistit denir. İki çeşidi vardır. Müzmin safra kesesi iltihabında safra kesesi büzülür, gereği gibi çalışamaz hale gelir. Ayrıca sürekli safra salgısı kese hacminin artmasına neden olur. Hastanın
karnında, özellikle yemeklerden sonra gaz ve gerginlik vardır. Ayrıca; sağ taraftan başlayıp, kaburgaların altına kadar yayılan geçici bir ağrı ve sarılık nöbetleri de görülür. Tıp dilinde kronik kolestit denir. Bu hastalık genellikle 40 yaşını geçmiş şişman kadınlarda görülür. Akut safra kesesi iltihabı özellikle safra yollarına yerleşmiş taşın neden olduğu bir hastalıktır. Tıp dilinde akut kolestit denir. Hastada karnın sağ üst kısmına gelen ani, şiddetli ve çabuk gelişen, sırta, hatta sağ omuzun ucuna kadar yayılan ağrı vardır. Ateş artar, kusma ve bulantı görülür. Her iki çeşit safra kesesi iltihabında da; vakit kaybetmeden doktora başvurmak gerekir. Ameliyat gerekebilir.

Yetişkin bir insan vücudu günde yaklaşık 700 ml safra üretir.

Safranın önemli işlevlerinden birincisi, yağları çok sayıda küçük damlacıklara ayırmaktır. İkinci işlevi, yağ sindiriminin son ürünleri ile yağda çözünen vitaminlerin (A, D, E, K Vitaminleri) emilimine yardım etmektir. Diğer bir önemli işlevi ise, kanda önemli yıkım ürünlerinin atılmasında rol almaktır. Örneğin hemoglobin parçalanma ürünü olan "biluribin" ve karaciğer hücrelerinde sentezlenen kolesterol gibi.

Safradan aşırı miktarda su ve tuz kaybı, safraya aşırı miktarda kolesterol salgılanması gibi anormal koşullarda, kolesterol çökebilir ve "safra taşları" oluşabilir. Safra kesesi, safra taşları veya başka nedenlerle tıkanırsa safra bağırsağa dökülmez, safra pigmenti karaciğer veya safra kesesi tarafından geri emilerek kana karışır. Böylece "sarılık" adı verilen hastalık ortaya çıkar. Deri ve göz akı sarı bir renk alır.

Safra bağırsağa gelen asidik besinleri nötralize eder. Antiseptik özelliğiyle zararlı bakterileri öldürür.

22 Mayıs 2012

Siroz

Siroz; karaciğer fonksiyonlarının kaybıyla sonuçlanan, normalde karaciğerde bulunan lobül işlevsel birimlerinin sertleşme ve nebdeleşme ile yerini geridönüşümsüz fibrozis dokusunun aldığı patolojik duruma verilen addır. Ancak bu terim hemen her zaman kronik karaciğer iltihabı için kullanılır.

Siroz sözcüğü Antik Yunanca'da portakal sarısı ya da koyu sarı renk anlamına gelen "scirrhus" sözcüğünden kaynaklanmakla birlikte ilk defa 1826 yılında Laennec tarafından kullanılmıştır.



Türkiye'de sirozun en sık nedenlerinden ikisi viral hepatit enfeksiyonları ve alkol kullanımıdır. Atatürk'ün ölüm nedeni de bu hastalık olmuştur.

Belirtileri

* Karaciğer çevresinde kaşıntı
* Kaşıntıyla beliren 30 dakikayı aşkın normal dışı ağrılar
* Devamlı veya 5 dakika aralıklarla gelen mide bulantıları
* Nefes darlığı aşrı şişkinlik hissi
* Karaciğer içinde batma hissi
* Çok aşırı terleme ve bayılma krizleri
* Sürekli uyuma isteği
* Karaciğerin yavaş veya normal dışı çalışması
* Tuvalette çıkan kanlı dışkı ile birlikte gelen deri parçaları
* Karaciğerin eğrileşmesi ya da omurgaya batması.
* Omurilikteki kemiklerin çok aşırı büzüşmesi.
* Sindirim zorluğu veya karaciğerde iç tıkanıklığı
* Karında anormal derecede şişme

21 Mayıs 2012

Gastrit

Gastrit, mide mukozasının iltihaplanmasıdır.

Alkol, tütün, kimyasal maddeler ve bunun gibi tahriş edici ürünlerden, bakteri ve virüs kökenli enfeksiyonlardan, alerjilerden kaynaklanabilen gastritin (ya da mide iltihabı), ivegen biçiminin başlıca belirtileri arasında yemeklerden sonra midede rahatsızlık duygusu, bulantı, kusma, ekşime, iştah yitimi, mide ağrıları sayılabilir; genellikle ortaya çıkmasına yolaçan maddenin belirlenip, alımına son verilmesiyle kendiliğinden geçer.



Süregen biçimi, mide ya da onikiparmak ülserlerinin, demir eksikliğine bağlı kansızlığın ya da mideyle ilgili başka hastalıkların belirtisi olabilir.

Gelişmiş toplumlarda insanların %10'unda, gelişmemiş toplumlarda ise %80'inde bulunan Helicobacter pylori de insanlarda midenin iç yüzeyinde kronik inflamasyon yaratarak gastrite neden olan bir bakteridir. Helicobacter pylori bakterisi yok edilmeden tedaviden sonuç almak mümkün değildir.